Halil Nadas yazdı:
Bir yıl daha bitiyor. Murathan Mungan’ın aynı adlı o sade ama insanın içine işleyen dizeleri, her aralık ayında olduğu gibi bu yıl da kulağımda çınlıyor. Zaman, “bu kadar duru, bu kadar yalın” akıp giderken Türkiye’de hayat, yalın olmaktan çok uzak bir ağırlıkla ilerliyor. Sabahın erken saatlerinde dolan toplu taşıma araçları, akşam saatlerinde açılan televizyonlar, bitmeyen zam haberleri, her ay biraz daha küçülen maaşlar… Yılın sonu, bu ülkede sadece takvimin değil, umudun, sabrın da yaprak döktüğü bir dönemdir.
Yıl sonları insanı kendisiyle yüzleştirir; Türkiye’de ise insanı aynı zamanda memleketle yüzleştirir. Perdeleri çekip ışıkları kıstığımızda yalnızca kişisel muhasebemizi yapmayız; yaşadığımız ülkenin bilançosu da önümüze düşer. Bu yıl kimleri kaybettik? Hangi değerleri sessizce geride bıraktık? Hangi sözler tutulmadı, hangi umutlar ertelendi? Bu sorular bireysel olmaktan çıkıp toplumsal bir yankıya dönüşür.
Murathan Mungan’ın şiiri, tam da bu noktada modern hayatın ve büyük şehirlerin yalnızlığını anlatan güçlü bir imgede düğümlenir: “Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları / Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde.” Bugün bu dizeleri yalnız bireysel ilişkiler üzerinden okumak eksik kalır. Türkiye’de adresini yitirdiğimiz şey sadece insanlar değil; ortak hafıza, kamusal vicdan ve birlikte yaşama kültürüdür. Kentsel dönüşümle dağılan mahalleler gibi, siyasal iklimle dağılan toplumsal bağlar vardır artık. Herkes bir vitrin camına bakar gibi bakıyor birbirine: temas var, temas yok.
Yıl boyunca siyasetin dili sertleşti, gündelik hayat daha da zorlaştı. Enflasyon, istatistik tablolarından çıkıp mutfaklara yerleşti. Gençler için gelecek, plan yapılabilir bir zaman olmaktan çok, belirsiz bir ihtimale dönüştü. Emekliler, “bir ömür çalıştık” cümlesini artık bir sitem değil, bir hayatta kalma gerekçesi olarak kuruyor. Basın özgürlüğü, ifade hakkı ve hukuk devleti kavramları ise her yıl sonu değerlendirmesinde aynı cümlelerle anılır oldu:
Hepimiz iyi biliyoruzki; bu ülkenin meselesi sadece bugünün sıkıntıları değildir. Asıl mesele, bu sıkıntıların olağanlaştırılmasıdır. Yıl biterken geriye dönüp baktığımızda, “alıştık” dediğimiz her şey aslında kaybettiğimiz bir eşiğe işaret eder. Alışılan yoksulluk, kanıksanan adaletsizlik, normalleştirilen eşitsizlik … İşte bu yüzden yıl sonları, sadece duygusal değil, politik bir muhasebe zamanıdır.
Mungan’ın şiirinde bir başka dize, bu karanlık tabloya karşı sade ama ısrarlı bir öneri sunar: “Ovmalı umutları.” Umut, kendiliğinden var olmaz; emek ister, dikkat ister, cesaret ister. Türkiye’de umut, büyük nutuklardan değil, küçük ama anlamlı itirazlardan beslenir. Sandığa sahip çıkmaktan, sendikal haklara sarılmaktan, laikliğe, bilime ve akla tutunmaktan güç alır. Umut bazen bir öğretmenin sınıfta yılmadan anlattığı derstir, bazen bir gazetecinin herşeye rağmen yazdığı haberdir.
Bu ülkede umut, aynı zamanda dayanışmadır. Komşusunun tenceresini gözeten insanlarda, zor gününde esnafını yalnız bırakmayan mahallede, depremde, yangında, felakette ilk koşan sıradan yurttaşlarda hayat bulur. Siyasetin sert dili, toplumu kutuplara ayırmaya çalışırken, hayat çoğu zaman bu ayrışmayı reddeder. “Duru, yalın, iyi insanlar” özlemi, tam da burada anlam kazanır.
Yeni yıl yaklaşırken sıkça söylenen bir cümle vardır: “Yeni yıldan umutluyuz.” Oysa umut, takvim değişince gelmez. Yeni yıl, geçmişin yükünü sırtlanmak için değil, o yükten ders çıkarmak için bir eşiktir. Demokrasi, hukuk ve özgürlükler ertelenebilecek lüksler değildir; her gün yeniden savunulması gereken temel ihtiyaçlardır. Cumhuriyet de tam olarak buradan beslenir: Akıldan, bilimden ve yurttaşlık bilincinden.
Bu yılın bize belki de en net öğrettiği şey şudur: Sessizlik çözüm değildir. Suskunluk, sorunları ortadan kaldırmaz; sadece derinleştirir. Vitrin camlarına bakıp kaybolan adresleri aramak yetmez; o adresleri yeniden inşa etmek gerekir. Mahallede, okulda, üniversitede,işyerinde, mecliste, sokakta… Nerede kamusal alan varsa, orada sözümüz olmalıdır.
Yeni yıla girerken mucizeler beklemek yerine, sorumluluklarımızı hatırlamak daha gerçekçidir. Daha adil bir ülke, daha özgür bir toplum, daha onurlu bir yaşam; bunlar soyut idealler değil, somut taleplerdir. Küçük iyiliklerle, kararlı itirazlarla ve bitmeyen bir hatırlama çabasıyla mümkündür.
Takvimler değişiyor. Asıl soru şu: Biz neyi değiştirmeye cesaret edeceğiz? Kaybolmuş adresleri bulmayı mı, yoksa kayboluşa alışmayı mı seçeceğiz?
Ve yılın son sözü: Bu ülke, susarak değil konuşarak; korkuyla değil haklarla; yalnızca bugün için değil, herkes için eşit, özgür ve onurlu bir yarını hak ediyor.
Hayat varsa; umut vardır.
